Bozkurt NET{ Bozkurt NET
  Tıklayın kayıtlı kullanıcı olun
Ana sayfa ::Hasabınız :: Forumlar :: Makaleler :: İndir :: İletişim :: KURALLAR
alt1 alt1 alt1
alt1 alt1
alt1
Atatürk
Başbug
Atsız´ın Mektupları
Bozkurt
Tarihte Türkler
Osmanlı Sultanları
3 Mayis
Türk İslam Ülküsü
Ülkücü Hareket
İslam
Türk Büyükleri
12 Eylül
Dokuz Işık
Kızıl Elma
Doğu Türkistan
Türk Dünyası
Şiirler ve Marşlar
Ülkücü Şehitler
Ülkücüye Mektuplar
Sorular ve Cevaplar
Komünizm
Videolar
Müzikler
Postakartı

alt1 alt1
alt1
 Haber :
 Haber Ekle
 Haber Arşivi
 Arama
 Konular
 Baskıya hazırla
 Üyeler :
 Hesabınız
 Günlük
 Üye Listesi
 Özel İletiler
 ICQ Servisi
 Servisler :
 Kur'an-ı Kerim Meali
 Resim Galerisi
 E-Kart
 Dosyalar
 Müzikli Postakartı
 Cep Melodileri
 İletişim :
 Forumlar
 Bozkurtlar 100
 Bize Ulaşın
 Bizi Önerin
 Dökümantasyon :
 Makaleler
 Fikir ve Tarih Dünyası
 Kısa Nükteler
 Şairler ve Şiirler
 İzlenimler
 Ansiklopedi
 Dosyalar
 Dosya Ekle
 Popüler
 İlk 10
 Bağlantılar
 

alt1 alt1
alt1

alt1 alt1
alt1

alt1 alt1
alt1
AB'YE HAYIR

alt1 alt1
alt1
Makaleler
·Meluncanlar ve Biz
·Türk Tarihi ve Türk Adı
·Amerikan Genç Hristiyanlar Cemiyeti (Y.M.C.A.) ve Amerikan Kolejleri
·SEVR YASALARI MECLİS’TEN GEÇİRİLEREK TÜRKİYE YENİ BİR KURTULUŞ SAVAŞINA BAŞLAMAK MECBURİYETİNDE BIRAKILDI!
·ABD, Alenî Bir Düşman Haline Gelmiştir!
·Dedelerimiz Oğuzlar Çıkmış Yola Aral Kıyısından
·Avrupa Birliğine neden hayır.. Jeopolitik Yaklaşım
·Noel Üzerine
·Gümrük Birliği Anlaşmasının Anayasanın Başlangıç Kısmına Aykırılığı -1-
·Siyasi Konjonktürde Irak Türkmenleri
·Gümrük Birliği Anlaşmasının Anayasanın Başlangıç Kısmına Aykırılığı -2-
·Kıbrıs'ın Türkiyesiz AB üyeliği mümkün mü?
·Avrupa Birliği ve Kıbrıs Konusu
·Internet mi, İnternet mi?
·DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK (Gaspıralı ve Türkistan)
·İSMAİL GASPIRALI'NIN FİKİRLERİ
·Türkler ve İslamiyet
·Alparslan Türkeş'in Din Anlayışı ve İslama Bakışı
·Gök Tanrı
·Şamanizm Meselesi
·Ruhban Okulu neden açılmamalı?
·Ruhban Okulu
·Çanakkale Savaşları
·Türk Kültüründe Nevruz ve Milli Birlik-Beraberlik
· Sovyetler Birliği’nin Çöküşü ve Yeni Rusya Çeçen Mücadelesi
·Türkçenin Anadil Olarak Dünyadaki Yeri
·Masonların Kirli İşleri
·Gümrük birliği mi; sömürge antlaşması mı?
·17 Ağustos 1999 Depremi ve gizlenen gerçekler

alt1 alt1
alt1

alt1 alt1
alt1

alt1
Bozkurt NET :: Başlığı Görüntüle - Ülküsüz Ülkücü Yaşar mı?
  Link 1Ana sayfa | Link 2
Arama       


Bozkurt NET
Bozkurtların Yuvası
 

Forumlar Gruplar Gruplar Hesap Aç Oturum Aç  

Sayfa: « Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki »  

Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder 2. sayfa (Toplam 4 sayfa)
« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar İleti
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Per Tem 24, 2008 11:55 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

tatvanbozkurt demiş ki:
Ülkü Ocakları parti üstü bir kuruluştur...

Bunu herkes biliyor zaten Ülküdaş'larım...




Bilmesi gerekenler bilsin de :)

Kuzu yatagina cevirmesinler. Emme basma tulumba gibi "salla basi" olmasin...


TANRI TÜRK´Ü KORUSUN VE YÜCELTSIN
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
tatvanbozkurt
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye



Kayıt: Apr 11, 2005
İletiler: 512
Şehir: ....

İletiTarih: Cum Tem 25, 2008 12:27 am    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Vuslatim demiş ki:
tatvanbozkurt demiş ki:
Ülkü Ocakları parti üstü bir kuruluştur...

Bunu herkes biliyor zaten Ülküdaş'larım...




Bilmesi gerekenler bilsin de :)

Kuzu yatagina cevirmesinler. Emme basma tulumba gibi "salla basi" olmasin...


TANRI TÜRK´Ü KORUSUN VE YÜCELTSIN




Haklısınız Abi'm...
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et AIM YIM MSNM
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Pts Eyl 01, 2008 8:50 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder








ÜLKÜCÜLÜK





“Dostum geçmişimi isteme benden

Acılarımı Satamam”

İnsan olmak ve insan kalmak adına insani var oluş meşruiyetini tescil için üstlenilen

Misyon ve girilen mücadelenin adı olan ülkücülük; iradenin davasında Hürriyet ve Şahsiyetçilik meşalesiyle karanlıkları aydınlatmada örneklem oluşturacak referansla duruş sahipliği yapmaktır.

ülkücülük, insanın yalnızlığına tutunma çırpınışının anlamda mana olan öteki adıdır.

Bir itiraz bir mutsuzluk bilinci halinde yaşadığı dünyaya misyon idrakiyle sorumlulukla katlanma gerekçeleri oluşturmasıdır…

Varlığı meşru kılma tesciliyetinde karakterle örtüşen üslup yaratma eylemidir.

Varlığına ilişkin, başka Saiklerin kaygı ve endişelerinden kurtulup şek ve şüpheleri ret edip

İnsanı insan yapan değerlerle kendi anlamında kendi mecrasına dâhil olmaktır.

Fıtri ve Ruhi temayüllerin inkişafında İman Tevekkül ve Rıza istikametinde yola yolcu olmaktır…

O kalabalığa gönderilen bir yalnızlık elcisidir…

Her toplumun öncüleri olduğu gibi yalnızları da vardır.

O yalnızlar ışığın fanusu gibidir.

Misyonsuz iştiğaliyetlerin tüm sonuçları sığınma ve korunma talepleri beklentileri statü arayışları rol tasarımında girdiği bir mezar olmuştur.

“çok özel bir aşkınlık hali olan aşk bile, ötelerde bir arayış iştigaliyetiyle anlamlanamadığından ikinci gün bütün ağızlarda yavanlığı dillendiren kurumuşluğa dönüşecektir.”

Bu aşağılanmaya teslim olmamak için, Kurumuşluğun bu soluk daralmasına itirazı işaretleyen Leyla’da Mevla arayan yol işaretlerinde insanın kendi kalbinin dışına çıkma girişimi iştiyakıyla ötelere yürüme halidir ülkücülük!

İradeler üzerine giydirilen ipoteklerin zincirlerinden kurtulmak için zamanın kuşatmalarına somurtan, hürriyet ve şahsiyetçilik duygusunun olmazsa olmazlığının idrakinde özgürlük tasarımı oluşturma duruşudur.

Tamamlanmış her şeye karşı kulluk idraki bir yetmezlik bilincidir…

“Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç Huri

İsteyene ver Anları

Bana seni gerek seni”

Düsturunda halce konum idraki beyan buyuran redcilerdir…

Kendini öldürüp bendini diriltme tasavvurudur!

O uzun denklem’dir, duyuş hissediş tavırla oluşta var oluşu idraktir.

Hem gizli hem de aleni olarak, hem yalnızken hem de insanlarla birlikteyken, her an her yerde Allah’ı zikredendir.

Birçok değil tek yolda yürüyendir…

Kişiliğini onurunu varlığını vefasını gölgelemek adına sığ suların denizlerin bataklıkların yüzüne çekilen maskeleri görüp ben bu denizde yürüyüp kulaç atmam bu bataklıkta yaşamam diyip ardına bakmadan çekip gitmektir ülkücülük…

ülkücülük, aynı zamanda içi dışına dışı içine besin kaynağı olacak duyguların oluşturulmasıdır.

Büyük asil ve doğru duyguların oluşturulmasıdır…

Aynı zamanda ülkü ateşi içinde duru suların korlaşıp nefesle yeniden alevlendirilmesidir.

Bu var oluş meşruiyetimizi tescil için hakikat kültürümüzü temiz anlayış idrakiyle arındırıp içinde yüzülür, içilir hale getirme varlığı aslına döndürme mücadelesidir.

ülkücülük hal beyanı duruşta dildir ama kuş dili değildir…

Samimiyet ve Şahadettir ülkücülük…

“Aziz Mahmut Hüdai Efendi’nin, Günler gelip geçmemekteler/Kuşlar gibi uçmaktalar” dizelerindeki telaşlı zamanlardan,Vicente Huidobronun ağıtındaki” Saatini kaybetmiş zamanların kaosuna ulaştık…Artık çağ değişmiştir.

Hem de çok hızlı biçimde değişmiştir.

Bu değişim insan ilişkilerini de tanınmayacak bir şekle getirdi.

Artık çevrenizde ve sizinle ilişki kuranların ikiyüzlü oluşlarını bile bile yaşamak zorundasınız.”diyenlere hayır başka bir dünya mümkündür diyebilmedir, ülkücülük.

Herkes gibi olmama iddiasında herkes gibi olmama durumunu elzem kılandır…

“Esas duruş mülkün temelidir” duyuşunu mülksüzleştirerek mümkünde müşkülat müşkülatta mümkünatla efendisizleşmedir yalın halde yoksulluk damarıyla şecereleşen ülkücülük…

İradenin olmadığı yerde sebep tartışmayan doğrusuz güzellik aramayan altın çağ özlemiyle körleşmeyen nostaljiyi “kitlelerin afyonunda” itaat tahviliyle emir komuta hiyerarşisi anlamayan algı da seciciliktir ülkücülük…

Emredildiği üzre dos doğru yaşayan yıllarca yaşadığı dergaha tek bir eğri odun getirmeyen ve” bu dergaha eğri odun yakışmaz” diyen Yunus emre halinde serüvenci olmaktır ülkücülük!

İnsanın kendi hayatını tek başına hal üzre kalabalıklardan arınma duyuş mürekkebiyle kendini temize çekme halinde hal duyuşu İman tezahürüdür ülkücülük…

Ve kınayanların kınamasına aldırmadan inadı Murat kılmaktır…

Benzer kaderleri yaşayanlara yaşanmışlığı tekrar yaşamamak tecrübesinde mümin feraseti bir öngörü tecrübesidir…

Kalleşliğin vefasızlığın her türlü Pazar ilişkisi satışın kalbe açtığı kesiklere inadına mert inadına adam gibi adamlığın bastığı küldür…

Varlık meşruiyeti imani kabulün adamlığa bağışıdır ki;karlı fırtınalı tabut afişlerinin yalana döndüğü yerde adam gibi adam kalanların elinden tutan soylu bir mazi destanıdır…

ülkü devlerinin destansı mücadelelerinde güneşe serdiği kış yataklarıdır…

Karşılaştığı ilk karanlıkta karakterini pazara çıkarıp üslubunda gölgeler sığınan topal süvari değil sağcı salakların kuramayacağı Cümledir ülkücülük…

Tanık olmaktır yaşadığımız cinnete ülkücülük!

Anti emperyalist duyuştur buz çağının üstünde yumruklarıyla dövüşen…

Yürek fırtınası bir kabarmadır giderek sömürüye ve zulme karşı akımıdır sevincin kardelen bakışında…

öfkedir dirençtir isyandır… Yürüdüğünde Türk Istan yürüyen…

çağına tanık döşü parçalanmış azad’lık adına “Azad beg”dir göğe ağaran…

“Zenci bir kalemle Afrika’dan sıcak Habeşli Bilal huşusu Allahu ekber!!!

Soluğu buzdan dağlar eriten bir kaldıraç bir kriko…

“ülkücülük pastası yendikçe kendini üreten, tüketildiği yerde yeniden bütünlenen, yazın olgun kiraz ve vişneyle, güzün buğulu üzüm taneleriyle, kışın nefis portakal dilimleriyle, baharda da gül yapraklarıyla tatlanan, süslenen bir tasarım tasarrufudur.

Varlığı tescil meşruiyeti uğraşında Misyon idrakiyle hayatı anlamlandırmak adına girilen mücadelede karınca kaderince de olsa hepsinin ve herkesin elbirliğiyle emeğini anlamlandıran gayret ve çabanın ortaya çıkardığı aidiyet alanıdır…

Kimsenin pastadan pay almak gibi bir kaygısı olmamalıdır.

çünkü hak edene zaten kendiliğinden gelecek, verilecektir gereken dilim…

Pastanın tamamını yitirip bitirmeye çalışanlara çok kulak asılmamalıdır aslında.

Onlar bir şeyin hiçbir zaman farkına varmayacaklardır.

ülkücülük pastasının tamamını yemek isterlerken kutsal mirasın bedeli onların ellerine yüzlerine bulaşacaktır.

Bırakın böyle dolaşsınlar ortalıkta…
Arının kovanının ruhunu kavramak istiyorsanız kovana çomak sokmalısınız.


Alisan Satilmis
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Pts Eyl 08, 2008 8:52 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder


Bizim Çocuklar




Bilemezler beni kimseler... Senin bildiğin kadar



Bilemez seni kimseler... Benim bildiğim kadar! Onlar öyle sıradan yaşamışlıkları yaşamak kabul etmeseler de, kapakçıkları arızalı kalplerinin derinliğinde her zaman sıradanlığa açık koylar barındırmışlar. Gemisi olmayan limanların hüzünlü çehrelerinde yalnızlığı barındıran bu iklimler, martılar emzirmiştir koynunda...



Onlar ki çocuktular daha



Hiçbiri yaşamadı masumiyet sevincini akranlarınca



öyle bir deprem yaşadılar ki, anlayamadılar nasıl büyüdüklerini... Mahşer davulları çalarken, her yanda ortalık toz dumanla savrulurken, kara çalınmış yazgıların adına birileri ömürleri telef etmeye ruhsat verirken, kabuğa dayanmış tomurcuk umursamazlık içinde gül olup olanca güzelliğini sergileyip açıyordu. On sekiz bahar yaşamamış ömürlerde olanca saflığıyla soluyordu. Güller koklamak içinse, ömürler de yaşamak içindir. Onlar gülü koklaya-madılar. Ellerinde güller, dolambaçlı sokaklarda gözlerden ırak, sevgilinin ılık ellerini kavrayıp dolaşamadılar. Sevgilileri yoktu ki, yürekleri ellerinin sıcaklığında kıpırdasın, gül alıp güller versinler. Kırmızının aşk, sarının ayrılık olduğunu bilsinler.



Tatmadılar ki... Tadamadılar ki... Tattırmadılar ki... Kırmızıyı kandan, sarıyı solgun çehrelerden öte!



öyle ya perdeler çekilmişti duyguların penceresine, sıradanlık adına. Oysa en çok yağmurlu havalarda genizlerine dolan toprak kokusunu teneffüs ederek dolaşmayı severlerdi. Korkulardan âzâde yürüdükleri mekânlarda... Baharda da zemheride de nedense "parke" giyerlerdi. Yakışırdı bizim çocuklara, parke yerine takım elbise giymek, ellerinde rengârenk çiçeklerle sevgiliye koşmak... Vakit olsaydı eğer! Somun gibi kabarmış verimli topraklarım, kıskanç güneşlerin gadrine uğrayıp tebessümlerimi çalıp somurtmasaydı!...



Kader deyip yüklendiler kâinatın sırrını...



içinde yolculuğa çıktılar, dışında kalanı tehir edip gözlerin!



Yeryüzündeki yolların gidişine... bir kutlu hatıra bıraktılar ki



Yarınlar adına sorma... Hücrelerde, koğuşlarda, maltalarda, urganlarda



Yaşlanmış kokular bıraktılar... Yaşanmamışlık adına:



Bir adları acı, diğer adları hüzündür bizim çocukların, ikiz kardeş gibi aynı zamanda doğmuş. Adları var biyografyasız. Onları tarife kifayet etmez sözlerin, cümlelerin en efsunlu yanları bile... Türkülerde dile gelirler, uzun havalarda genizleri yakan hüzünleri yangın yeri dumanı gibi, tâ ciğerlerine işler insanın. Bir dramın melodiye dönüşen nakaratı başkalarının gönlünde davetiyeye dönüşmüşse de, bizim çocuklar yangın yeri yüreklerimizin sınırsız, davetsiz konuklarıdırlar her zaman. Delişmen gözleri, gür saçları, kartal bakışları, çökmüş avurtları, hilâl bıyıklarıyla siyah beyaz fotoğrafları,albümümüzde değil, duvarlarımızda asılıdır. Biz paşa torunu, evlerimizde konak değildir ki, paşa dedelerimizin, zabitan çavuş apoletli, renkli tab edilmiş fotoğraflarıyla süsleye-lim duvarlarımızı...



Bizim çocuklar delikanlılığın raconunu da çok iyi bilen harbî çocuklardı. Delikanlılığı, mahalleli kızlarına laflar atılıp, yan gözle bakılınca tavır koyup, kavga ederek, sopa yiyerek öğrenmişlerdi.



Simit satmışlar, su satmışlar, kalfa çırak olup çalışmışlar, ezilmişler, horlanmışlar, komşu kızlarına, öğretmenlerine âşık olup bunları düşününce hicap duyup yüzleri kızarmış utanmışlardır, en masum hallerinden bile. Sinemaların müdavimi olup, Tarkan, Karamurat, Malkoçoğlu seyredip çılgınca alkışlar tutmuşlardır. Tommiks, Teksas, Zagor, Mandrake, Beyaz Dizi, Battal Gazi, Kesik Baş, Başını Vermeyen Yiğit kitapları okuyup takas yapmışlardır. Camları buğulanmış lokanta vitrinlerini seyredip ceplerini karıştırarak oyalanmışlardır. Horozlu marka aynalarda saçlarını taramış, gece düşlerinde Türkan Şoray sesi duymuşlardır.



Güzel insanlardı bizim çocuklar, feleğin sillesini herkesten fazla yediler, ama nankörlük edip ihaneti düşünmediler. ölümüne sahiplendiler her şeyiyle miraslarını. Bedelse, ödemekten hiç çekinmediler. Hasbi muhabbetlerin deminde, bekâr odalarının rutubetli havalarında, paket paket sigara tüketip, düş devletleri kurup gönüllerince hoşnutluklar duydular. Damlara düşüp mahpus hayatı yaşadılar, sayımlar verip, kıyımlar gördüler, işkence tezgâhlarından geçtiler, kimi aklını yitirdi, kimi kendini bitirdi, kimi cezalar tüketti müebbetten, kimi idamdan döndü. Arkadaşları vuruldu, arkadaşları asıldı. İhaneti, çözülmüşlüğü, başkaldırıyı, görüş gönünü, bayram ziyaretlerini bütün çeşnil-iğiyle yaşadılar. Romanları, denemeleri, şiirleri, türküleri yazılıp söylendi bizim çocukların! Garibandılar ya, sermayeye sırtını dayayacak bir ağabeyleri olmadığından, ihtilâl yıl dönümlerinde onlardan bahsedecek ne filmlere ne de programlara konu, ya da konuk olabildiler. Kini, nefteri ajitasyonla süsleyip yok farzettiler onları...



Yaşamamış saydılar onca olana rağmen! Buyrukları, uyrukları sahibin sesini dile getirdi hep. Değişen bir yüzde son bir tasayla... Deniz'i... Mahir'i... söylüyorlar. Sehpalarda korkudan altını pisletenleri kahramanlar olarak anlatıyorlar halkıma. İnadına yürüyen, sehpada celladından helâllik dileyen bizim çocukları unutup, dün katlime ferman buyuranlar... Bizim çocuklar kalabalıklar arasında yalnızdılar, ormanda bütün ağaçlar çamken... onlar çınar!... Dağlarda bütün ağaçlar meşeyken onlar ardıç!... Her taraf karken, onlar kardelen çiçeği oldular. Gözlerin yansıtır bizi Bitmeyen yalnızlığımı Gözlerin şimdi o gözler değil ki...



Işıklı kentin kardeşliğinde bir serüvenle başlayıp yol yordam gören, bu hâli büyük bedeller ödeyerek tarihe kaydeden bizim çocuklar, bir bozgun sonrasının harp malûlü sıfatıyla tek başlarına sokaklarda kaldılar. Miraslarının üzerine kurulmuş ihtişamlı tabela da göçebe gibi baktı onlara. Bıyıkları sarkık, avurtları çökük, yanlış yerlerde fotoğı-aflanıyorlar diye... Bilirim kaç bin aşk öldürmüştür bu ihtişamlı tabelalar, intiharına kayıt düşerken... devam et diyerek. Beş dakika ara verilmiş bir sinema salonunda filmin kaldığı yerden başlayacağını sanarak, gözleri perdeye dikilmiş bir vaziyette beklerken bambaşka bir film oynamaya başladı. Gözleri fal taşı gibi açık şoka girip aboııdone yaşıyorlar bizim çocuklar... Bir sigara molası verdiklerini sanıp beklerken; paketleri bitti. Şaşkın taşkın, öfkeli, mağrur duruşları nikotin tutkusıındandır.



Koskoca bir duvar var şimdi önlerinde, durdukları yere yabancılık çekiyorlar... öte yana atlamaya ne güçleri var ne de cesaretleri... Korkuyorlar... İnanmayın siz korkmam dediklerine, eski alışkanlıklarından olsa gerek, çünkü sıradanlık olsa da korku insanlar içindir. Mutsuzlar ama umutsuz değiller, ceplerinde aradıkları gelip geçici dertlerinin dermanı. Beyinlerinin sağ yanında depolanmış refleksini yitirmiş aktiviteleri, eski zaman yoldaşı bir elin omuzlarına dokunuşuyla canlanıp hareketlenmeye meyilli umutlar çağrıştırıyor. Yalnızlığı emzirmekten tıkanmış damarlarındaki pıhtılaşmış kan... Heyecanını yeniden tadınca sıvılaşan kanı sağlıklı pompalayacak kalbi, beyniyle uyumlu bir hâle dönüşecektir.



Gayrı duvarların öte yanındadır bizim çocuklar, köklü mimarî diploma sahibidirler artık. Sıradanlıkları yok farzetmeyen, her ânı yaşayan, küçük de olsa mutlu olmasını bilen, insan yanlarının yok farzedilmediği mekânların müdavimidirler. Hasbî çehreleri gül kokan umutlar yansıtan, tebessümler, buseler, şebnemler. çayır çimen hışırtısında gürültüler barındıran, ufacık tefecik yalanlarla kıyametler koparmayan şakaların yatağına akan ırmağın sularında gülnihâl bestedir, onların adına binlerce tohum... Dik başlı mağrur çok taneli başaktır her söylenen ya- da söylenecek söz!



Ben isteyerek felç etmedim beynimin sağ yarısını... Belki bulunur kokulardan anılara geçen içli çocuklar dilinden kuvvet alıp hayata çıkan, cevapsız kalan me ktuplar gibi... Babr kanatlı martıların taşıdığı bir gözünde güneş, bir yüzünde ay, yeryüzünün şafağının dalgasında, denizlerin gemilerine, yolcusuz trenlerin yolcuğuna, bulutların yosununa, kasırganın terine, hırçın yağan yağmura, parıldayan her şeye, renklerin cümbüşüne, uzayan yollara, taşan alanlara, yitirilmiş veballere onların adlarını adres olarak koyan.



Canım çocuklar, ışık bakışlı çocuklar.


Sizi sevmeyenler ölsün!


Alisan Satilmis
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
hilalugruna1
Amatör Üye
Amatör Üye



Kayıt: Apr 18, 2008
İletiler: 178
Şehir: ERGENEKON

İletiTarih: Pts Ekm 27, 2008 1:46 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

RASTGELE

“Dünya değişti, bir ömür süren şarkılar, baki muhabbetler, ebedi intizarlar, ölene dek süren

vefalar yok artık.

Sen bir istinamısın?”

Bir zamanlar… diye, söze başlasam ve bir zamanları hatırlasam, yani hatırlatsam…

Evet, ben bir zamanlar mahpus yattım…

Bir zamanlar direndim…

Bir zamanlar başkaldırdım…

Bir zamanlar isyan ettim…

Saç ve sakallarım ağarmadan önce ,çok gençken kutsal bir dava uğruna büyük bedeller ödedim.

ödediğim bedelden dolayı da hiçbir diyet istemedim.

Biliyor ve iman ediyordum ki;

”Ellerin yurdun da çiçek açarken…

Bizim ele kar yağıyor gardaşım kar…

Bir dogrununu imanı bin eğriyi düzeltir…

Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir…”

Bunun için yardan, anadan, serden, geçmek ekstra bir davranış değil sadece şiardı…

Bizde ulvi hasletlerin müdafaa ve muhafazası için kutsal bildiklerimizi koruyup kolladık.

Ne eğildik ne büküldük ne kırıldık…

Dostumuz ve düşmanımız belliydi…

Uzağımız, yakınımız, yönümüz, yolumuz, izimiz, mevzi ve menzilimiz de belliydi…

Ne isnat kaygısındaydık, ne ispat nede kaybetme endişesindeydik.

Yol yolcuyla yürünürdü yolu biliyorduk…

Uzun, meşakkatli ve çileliydi…

çilede Yusuf nişanesi almak için taş duvarları taş medreseye çevirmeye gayret ettik ve oraları kendimizce medreseleştirdik.

Okuduk, yazdık, tesciliyet nişanesiyle hamd olsun ki sınavı başarıyla verip, dışarı çıktık.

Eğilene, bükülene, yamulup dönene hiç aldırmadan dimdik durmaya çalıştık.

Durdukta…

Hafıza mekânlarımızın hatıralarına asla ve asla kayıtsız kalıp, tesciliyetin bedel ödenmişliğine halel getirmedik.

Buralıyken oralı olmak gibi bir garabet hukuksuzlukla namahremimizi asla ulu orta tartışamadık.

Haddimizi hep bildik…

Bir talebimiz olmadı.

Mal,makam ve mevki istemedik.

Rızkımızı kimsenin lütfuna mevzu kılmadan kendi becerimizce helalinden temin ettik.

Velhasıl kelam,biz inandığımız davayı,”dünya görüşü” bilip idrakleştirdik.

İdrakimizde şuur varlığı meşrulaştıran olmazsa olmazlıktı…

Onun için”Doğrulugun olmadığı yerde güzellik tartışılmaz”espirisini hayat felsefesi bildik.

Bundan dolayı gideceğimiz yol için asla oto stop çekmek gibi bir iştigali yet içine asla düşmedik.

Lakin,bu kadar uysal olduk diye gelen ağam giden paşam haliyle her yerde her şekilde bulunan turist kimlikli şahsiyetlerin,hafıza mekanlarında bizi temsil adına bulunmasına rıza göstermeyi de kimseye tevdi etmedik.

Edenlere ne dedik pekala?

Anlaşılacak şekilde sadece ve sadece alıp başımızı gittik.

Ohhh olsun, diyenler yokluğumuzu, kendilerince okuyup, yorumlayıp, anlamlandırdılar…

Biz buna da aldırmadık.

Sadece ve sadece “Bizim oğlan”sendromunu kendimizce anlama kıyas kılıp,”Vefa”

adına bir işarette bulunup,”Vefası olmayanın imanı da olmaz”hak sözünde işarette bulunup,

garabetin adını tanımladık.

Değilmi ki, garabet işkencecilerle aynı yerde bulunmanın anlamının altını çizip varlığı

meşruiyetsiz kılmaktır…

işte bunun için varlığa sevinmedik, yokluğa da üzülmeyiz.

Bir zamanlar hareketin teşkilat başkanını gözaltına alıp sonra da liderin telefonuna çıkmayan adı bizce malum başkanlarımıza işkence yapanlar bizi temsil adına tercihte önceliklenmişse”Eyvallah”çekmek gitmektir.

Varsın onlar buna kusur desinler, ne diyelim.

Sözümüz kimemi dir?

Tabi hiç kimseye…

Böylece herkes olanlar mevzuumuza bahistirler.

Büyük ve derin sevmek için deniz olmak gerekir.

Büyük dalgalar ancak büyük denizlerde bulunur.

Biz denizmiydik,bilmiyorum.

Rastgele
ALISAN SATILMIS








Yönetici notu:

Iletilerin okunurlugu yazinin büyük boyutda olmasi ile alakali degildir. Yaziniz normal boyutlara cekilmistir.

Saygilarimla.

Vuslat
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Çar Kas 19, 2008 11:57 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Tahammül ve Katlanma








Şimdi şöyle bir düşünün…

Memleketimizde kaç tane, Akıl ve sinir hastalığı hastanesi var?

Ve bu hastanede ne gibi işler olur?

Akıl ve ruh sağlığını yitirmiş, olmadık işler yapan, saçma sapan konuşan, tutarlı hiçbir şeyi olmayan, üstüne başına bakmayan, tüm insanı reflekslerini yitirmiş bir hal tasavvuru…

Başkalarının koruma, kollama ihtiyacına muhtaç, zavallı bir güruh…

Hak bilmez, hukuk bilmez, had tanımaz, iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış anlamaz acınası zavallı yaratıklar…

Akıl ve iradeden yoksun, düşünme melekelerini yitirmiş kaçıklar…

“Ölüsü olan bir gün ağlar, delisi olan her gün ağlar” özlü sözünün trajedik durumun garip ve garabet hali…

Vahamet arz eden, bu tür yansımaların okunmasında, söylenecek söz ve yapılacak yorum, Allah kimseyi böyle bir durumla alakalandırmamasıdır.

Böyle, durumlara düşenlerin kendileri açısından bir hal okuması olduğu gibi, yakınları açısından da daha ayrı bir Vahamet yansıması vardır…

Yani katlanmak hali…

Akraba olmanın bir yönü mecburiyet durumunu hasıl eder.

Başa gelen çekilir, ve her şey sineye çekilip kader bilinir.

Yapılacak bir şey yoktur.

Çaresizlik söz konusudur…

Birde bu tür yerlerde bulunanların başlarında tercihle bulunma durumu vardır.

Yönetici olanlar…

Geleceği, açısından kendi adına hesap yapıp tercihini Devlet memurluğuyla alakalandıranlar…

Vazife ve salahiyet adına görevini yaparken muhataplarına istikbal için, tahammül eden ve onlara katlanan yöneticiler…

Akıl ve sinir hastanesinde yatanlar, ne yaparsa yapsınlar onlara katlanıp, tahammül etmek gerekir.

Bu durumdan, hiç şikâyetçi olmayanları anlamak ve tahammülü tanımlamak için illiyet bağını kurup, olguyu tercihle yorumlamak gerekir.

Hal yorumu, bu mantık kurgusu içinde gayet normaldir.

Kader ve görev…

Biri aşkınlık diğeri de tercih neticesinde şekil ve biçim alan muhataplık hasiliyeti…

Hasıl olan mevzu normal ve doğru olan durum kabulünde bir ilişkilenmenin alakalanışıdır.

Akrabanın, muhatap olduğu çaresizlik ve mecburiyet oflayıp, puflasa da, sonunda yapacağı bir şey olmadığından kaderine razı olmaktan öteye gidememiştir.

Yönetici de rızkını böyle temin ettiğinden muhataplığa tahammül edip katlanmıştır…

Doğru ve normal olan böylece anlamlanmıştır.

Şimdi gelelim işin doğru ve normal olmayanın anormalliğine…

Nazi Almanyası’nda ki, toplama kamplarında olmadık işkencelere, baskı ve aşağılamalara maruz kalan, Yahudi kadınlarından bazıları kendilerine olmadık muameleleri reva görenlere aşık olmuşlardır.

Celladına gülümseyerek ölüme gidenlerin alaycı duruşlarından ziyade patolojik bir durum vakası olan bu halde anormal bir hasiliyettir…

Sadistle, Mazoşistin karşılıklı beklentilerinden ve tavırlarından hasıl olmuş marazlı durum halinden öte, bir yorum gerekir bu okuma anlamını çözümlemek için…

Onun için bir sıçrama yapıp Mevzuyu aşkınlaştırmak gerekir.

Hani biz Ülkücüyüz ya?

Malum, Ülkücülük de irade beyanıdır.

İrade ve tercih teklifte misyon sahibi kılar İnsanı…

Misyon sahipliği de disipline bir yönelimle alakalanmayı söz konusu kılar.

Bu disipline yöneliş varlığı meşrulaştırır.

Meşrulaşmış, varlıksa muhataplıkta hal ve tavırları ölçü ve kıstas da kabulleştirmeyi normalle bağlantılandırır…

Örneğin kendi adına siyasal karar vermeyi tevdi ettiği yöneticinin koruma ve kapsama alanında ki, muhataplığını İdeolojik referansın, olmazsa olmazlığında yükümlülük bilerek hiyerarşik kabule tabi tutar.

Hiyerarşik kabul, tercih rızasında, doğru anlam ve doğru kodlamayı, inanç üst üst algısında, aidiyetin kültür dinamiğiyle, muhataplaştırır.

İman, tevekkül ve rıza böylece yol güzergâhını” emekle” rol tescili yetine dönüştürür.

Ülkücülüğü, sonuç değil de süreçle alakalandırma ferasetine sahip olan, “yönetici” statü ve rolü yaşanan bu kabul mantığında bir yere oturtunca tercihini de emekle işaretler.

Sevgi adına emeği zayi etmez.

Statü ve rolleri karıştırıp aidiyet kabulünü hiçleştirerek mantık kurgusunu “ben yaptım oldu” dayatmasına kaydırarak, katlanma ve tahammül handikabı içine düşmez.

Malum, zorla güzellik olmaz.

Şimdi bu yazıyı niye yazdım ve kimi muhataplık yorumuna tabi tuttum?

Ülkücüleri, iş bilmez, beceriksiz, akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan, toplumsal algıda deli, kaçık, suçlu tip olarak görüp, ama bir kere onlarla uğraşmak mecburiyetinde kalındığından katlanma ve tahammül gibi söylemlerle yaklaşan yöneticilere yeter demek içindir…

Yeter bize geri zekalı muamelesi geçtiğiniz.

Biz ne akıl hastanesinde ki, deli kaçıklarız nede siz Bakırköy akıl hastanesi başhekimisiniz.

“Bazı İnsanlar başkalarına acı veremezler.

Bazılarıysa açma-kapama düğmeleri olan makineler gibidirler.

Bilinç yarılması bu insanlarda o kadar ağırdır ki, davranışları gerçekten de sosyal ve ekonomik soyutlamaların sonuçları olarak açıklanabilir.

“Ama” diyor Forumm, İnsani faktörün ihmal edilmesi Stalinizmin zaferinin nedenlerinden biriydi.

Oysa insanlar varlıklarının özünü dış güçlerin tasarım ve tasarrufunda yok edilmesine karşı korudukları sürece, bu direncin yan ürünü olarak özgürlük umudu da varlığını sürdürecektir.”

Manyak akıllı, idrakli, izanlı, feraset sahibi değerli ve çok başarılı insanlar bu Ülkücüler…

Onlara tahammül etmek ve katlanmak gibi küçümseyici eda ve tavırlar içinde hoşnutsuzluk ifade edenler, empatinin yitiminde kendini başkalarına ispatla yükümlü kılan kurtarıcı mantık sahibidirler…

İşte Başbuğ Alpaslan Türkeş’in farkı da bura da, o hep kurucu mantıkla hareket ederek, muhataplarına emekleri oranında değer vermiştir.

Empatinin kendine acıma olarak bozulması sadece yaşama duyulan nefreti besler.

Böyle olunca tahammül ve katlanma ne adınadır bir düşünün…

Ağzımız, ayağımız kokmaz, hadsizlik etmeyiz.

Haa birilerinin algısında sosyal tipler değilmişiz…

Çok da şeyimizdeydi.



Alisan Satilmis




Nettavir.net
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
hilalugruna1
Amatör Üye
Amatör Üye



Kayıt: Apr 18, 2008
İletiler: 178
Şehir: ERGENEKON

İletiTarih: Cmt Arl 27, 2008 4:24 pm    ileti konusu: INADINA ÜLKÜCÜYÜZ!! Alıntıyla Cevap Gönder

İnadına Ülkücüyüz

Yıllar yaşlı kalbime nokta vuruşu yaparken, beynim zıvanadan çıkmış halde!

Ben henüz bıyıkları yeni terlemeye başlayan bir gençken ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Sonra ortaokula başladım, o zamanlar da ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Taşlı sopalı zincirli muştalı kavgalar yaşadığım, lise yıllarında da ülkücüydüm, Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Yanı başımda ülküdaşlarımın vurulduğu, bir çoğumuzun istikbalinin karardığı üniversite yıllarında da ülkücüydüm, Ağabeyler her daim yine vardı. Birde doğuştan kutsanmışlar... Zulmünün şirret katliamlarına korku salan yeminli yüz binler olarak Tandoğan’da inadına yürürken de ülkücüydüm. Geçiş dönemi demoğoğu amigo ağabeyler yine vardı. Birde doğuştan kutsanmışlar... Var oluş kavgasının bedeli mahpusta sehpada sürgünde ve yurdumun mezarlarında çile çekip ömür tüketirken de ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Yaman dert yaman yara, dost ahbap çavuş herkesin burun kıvırıp “geçin bu işleri bu işler bitti” dedikleri zamanlarda da inadına ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Herkes transfer şartlarını değerlendirip o parti bu parti gezerken ben takım ve forma tutkusuyla hiç oralı olmadan hep buralı kalarak da ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Eylül dezenformasyonu iştahıyla baykuş gibi mirasın üzerine tünemek isteyen bedbahtların ihanet üzre peşrev çektiği Söğütözü’nde tipi boran buz kesmiş kış ayazında da inançlı yüreğimle sağ elim havada slogan haykırırken de ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Ocak-parti çaycılığını yaparken de ülkücüydüm. İl-İlçe delegesiyken de ülkücüydüm. Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Saç ve sakalları dünya yüzü okyanuslarda ağartıp, alkış, ihanet, döneklik moda olup revaçta gezerken gençlik nedir bilmeden, yaşamışlığım yaşlanmışlıktır, deyip üç yirmilik ömrün iki yirmisini tükettim. Hala ülkücüyüm, ülkücü kalmaya da devam edeceğim. Ve biliyorum ki, Ağabeyler yine vardı. Bir de doğuştan kutsanmışlar... Zaferin değil seferin müdavimleriyiz çünkü biz (yani ülkücüler) diğerlerinse kan, ter, can, emekten ziyade imajlık akvaryuma dair resmi iyi doldurmaktan öte bir anlamları da yoktur zaten. ülkücü ne cennet kaygısı ne cehennem telaşı... Hele hele mal, mülk, makam, mevki hastası hiç değil sadece Allah’ın rızasını kazanmakla alakalıdır. Bu ülkeyi karşılıksız sevmekse sadece ülkücülerin harcıdır. ülkücülük; gecenin en karanlık anında buğulu camlara güneş resmi çizebilme tahayyülün de ki iştiyakın cevheri aslisidir. Ağabeylerle doğuştan kutsanmışlarsa her şeyi nakte tedavül eden pragmatizmin talep karlığıyla al takke ver külah... Dün orda bu gün burada yahut buralı gibi gözükürken hep oralı olanlardır. Tüm bu zilleti fotoğrafa rağmen ben hep ülkücüyüm ve ülkücü kalacağım. Babamı bir kere daha seviyorum iyi ki beni doğarken vaftiz edip şarapla yıkamamış, yoksa bende doğuştan kutsanmış olacaktım. Dolayısıyla ülkücü olmanın ve ülkücü kalmanın haz ve tadını yaşamayacaktım. Bundan büyük bir yoksunluk tahayyülü ancak cüce beyinli bedenini büyütüp ruhunu küçülten ve dava adamı olmak gibi bir kaygıyı asla çehresinde yansıtamayacakların harcıdır. Sahi ağabeylerin ve doğuştan kutsanmışların sözü dünün idealizminden dem kılıp tavır ve davranışlarıyla pragmatizmin faydacılığında bize geri zekâlı muamelesi çekme sinsiliği içinde olduklarını iyi biliyoruz. çünkü arkamızdan ne fısıldıyorlarsa gerçekleri de o dur. Muhataplığın anlam dairesinin işaretlediği resimde bizim onlara bakışımızsa pantolonun paçasından yukarıya bakışla eş anlamlı “ti” geçiş muhabbetidir. Medyalar bir toplumun ne olduğunu değil ne olmasını gerektiğini gösteren büyük aynadır. Totoloji ve alenilik seli altında medyatik toplum akıl yürütme ve ispatlamayı boşlamış haldedir. Ona göre tekrarlamak ispatlamaktır. Ve tekrarlananlar görünümlerdir. Debray diyor ki: Görsel çağın denklemi şuna benziyor – Görülebilen gerçektir. Hakiki denetimli (ve şüphesiz yeniden tanımlanmış) aptallık işte budur. Değişim ve dönüşümün efsunlu büyüsüne kapılarak bukalemunlaşmak asla ülkücülerin işi ve fotoğrafı olamaz. İnadına ülkücülük herkes gibi olmaktansa kendin olup kendin kalmak meşalesiyle kararlılık idrakinde büyümektir.

İktidar, her yerde…

Direnişte her yerde…

Sahi birde yanarım da hareketin “Fikret Bila’sı” yok diye durmadan serzenişte bulunanların, kendi çapımızda yazdığımız yazılara tahammülsüzlük gösterip gazeteden uzaklaştırılmamıza sebep olmasına yanarım…

Sosyal demokratlara tahammül ve sevgi adına bir yanına “Fikret Bila’yı” diğer yanına “Enis Berberoğlu’nu” alanların bu tavırları, adam gibi adam kalmayı bir kere daha haklılaştırıyor…

Denetlenebilir Milliyetçilik; karşılığı olan değerde mantık temeline oturur.

Karşılığı olmayan realiteyi yok farz eden soyut kavramlardan medet uman her duruş elbet kendi alanında ki değerlere yok muamelesi geçip, karşıtlık alanında kendine kıymet arayacaktır…

Sahi bizim alanda “turistler” neden çok kıymetli?
ALISAN SATILMIS NETTAVIR
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Pts Şub 02, 2009 7:21 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

KULAKLARIMA SAGIR SESLER PEYDAHLADIM

Kalem elde yaz babam yaz…



Destekli, köstekli, ver veriştir.



Arif, tarif, açık, kapalı, anlamlı, anlamsız, işaretli, işaretsiz, uyar, uymaz, önemli değil.



Ayrışma, tanımlanma ve adlanma gibi hiyerarşik yönelimlerin de asla ve katiyen bir önemi yok.



Söv, say, döv, kov, olmadık haksızlık yap, demediğini bırakma…



Ne koru, ne kolla nede kapsa, daralttıkça daralt, bunalttıkça bunalt…



Hak, hukuk, hakkaniyet ve de adalet hiç hatırlama…



Gökten paraşütle in…



Bir yerli olmanın tüm geçmişini bir çırpıda çiz, sil…



Hafıza mekanında ki,tüm hatıraları bir çırpıda yok et…



Turizm alanını gibi, tüm turistleri en kralından mevzularla alakalandır…



Yerliye sarışın zenci muamelesi geç…



Ele, düğün bayram çal oynat…



Yerliye kırk satır, umut, avut, dur…



Biz, bir türlü büyümeyen, çoluk çocuk!



Giden hain, gelen kahraman...



Nazar değmesin aman.



İthaller baş, yerliler çaş…



ömür denilen mevzu, hep “yaş kararlarında” çizik yemiş tıraş…



“Hadi yavrum dön dolaş yine bana gel” nakaratında adamlık zaaf…



çukurluk başköşe, hesaptan, maziden, tavırdan, mücadeleden muaf…



Kalem elde yaz babam yaz…



“Yorgan akrep, döşek yılan…”



Ana kucağı, Baba Ocağı, yetmedi çatı…



Vefa, sanki İmanın kuması…



Din, İman, paydos…



Gayret ki, gayret, akla, izana, mantığa, kurala, doğruya, güzele, eğriye, gazele, sabret…



Sütünü deviren ineklere, “Kavun değil ki koklayasın” ferasetsizliğinden iltifat müdahalesinden terfi…



Ses var, aman sus…



Hareket var, aman pus…



Her şey, hokus,pokus…



“Tadilattayız Türkiye…”



Hale, jale, bütün mahalle “çıt” yok işler ne şahane…



“Mektup yazdım hasana, ha sana…”



Kırk yıllık kani olmadı yani…



Peki bunca “ironi” niye?



Malumdur ki, tarife arif olmak, olguya vakıf olmaktır.



Vukufiyetsizlik aynı zamanda ferasetsizliktir.



Anlayacağınız, kifayetsizliğin muhterisliği yorumu tarife yabancı kılmadır.



Söylem çözümlemecileri, söylemi, yorumsamacı gelenekten farklı olarak, hem konuşma hem de yazılı metin biçiminde gördüler ve söylemin anlamı nasıl belirlediği sorununun hem belirlenme hem de değişme yanıyla ilgilendiler.



Anlamın nasıl belirlendiği sorusuna cevap aradılar.



Söylem ve anlam arasında ki ilişki, söylemin anlamı taşıması, kurması ve değiştirmesi kadar, anlamı sabitlemesi, yada kapatması olarak da ele alındı.



Eğer anlamın sabitlenmesi yada kapatılması söz konusu olmazsa, söylem akıp giden ve her dakika değişen anlam denizinde bir şeyi anlamlandırma gücünü elde edemezdi.



Anlamın belirlenmesini, toplumsal çatışmanın somutlaştığı ve belirlendiği yer olarak tanımlayan yaklaşımlar, toplumsalın söylemsel olana dönüşmesi sürecine dikkat çekmişlerdir.



Sorun ,bu toplumsal bağlamın söylemle nasıl ilişki kurduğu noktasında ortaya çıkıyor.

Anlamı belirleyen şey, anlamlar arasında ki egemenlik savaşıdır.



Bu mücadelenin amacı, anlamı sabitleyerek (taraftarlaştırarak) özneyi, (ülkücü) belli bir konuma yetiştirmek olduğudur…



Anlamlar arasında uyumdan çok bir mücadelenin varlığı işaretlenir, anlamın çatışmacı karakteri belirleyicidir, (kabule ve redde) dönüşmüş…



Anlamı belirleyen şey, söylemin maddi bir pratik olarak belirlenmesine yol açan toplumsallık içinde söylemin anlamı ile toplumsal çıkarların birlikte belirlenme sürecidir.



Bu çerçevede her bir söylem, belli söylem nesneleriyle ilgilenir ve belli kavramları, diğerlerine rağmen (güce rağmen hak ve adalet) öne sürer.



Kısacası her söylem, bir şeye karşıdır ve onun anlamını bozmaya yöneliktir.



İyilik kavramı, kötülüğe karşıdır, onun anlam ve kabulünü bozmaya yöneliktir.



Buradan meramımızı anlamlandıran “ironik” kurgumuzu nedenselleştirirsek, yukarda sıraladığımız anlamsızlıkları anlam adına okumanın yorumu da ortaya çıkar.



Eline kalem alan “ülkücü ve ülkücülük” tarifi yapıyor ya…



Bizde bunu için diyoruz ki, “ülkücülük” kavramının bir ideolojik süreci varsa anlam sabitlemesi de söz konusu olur.



Bu anlam sabitlemesi bizim mevzi kazanımlarımızdır.



Mücadele sürecinde karşıt kavramların anlam algısı ve kabulüne yönelik verdiğimiz mücadele bizde bir alan tesciliyetini şekillendirmiştir.



Bu kazanımları yok farz etmek alan karşıtlığında geçmişi inkârdır.



ülkücülük irade beyanıysa iradesizlik kavramının anlam ve kabulünün bozulmasında da elbet bir duruş hassasiyetini de ortaya koyması da elzemdir…



Dışarısı yok, içerisi var, yakın yok, uzak var, hak yok haksızlık var, adalet yok adaletsizlik var, ahlak yok ahlaksızlık var, vefa yok vefasızlık var, mazi yok mazisizlik var, gelenek yok geleneksizlik var, doğru yok doğrusuzluk var…



Hayır! beyanı bunların kapsayıcı karşıtlığı da var, ifadesi anlam olarak, aidiyetin hassasiyetiyse, meşruiyetsizliğe karşı meşruiyet iddia ve idealinde taraftarlık hep vardır ve

var olacaktır.



Bu tür yoklara karşı, varların dillendirilmesi, öyle salak sulak bir takım afacanların yorumculuğunda “ülkücülük” tanım ve adlandırmasını işaretlemesinden daha öte bir anlam mahiyet boyutla alakalıdır…



Kel alaka mevzularla, kavram ve anlam ilişkilendirmesinde bulunup tarif yapmak çoluk çocuk harcı ve işi değildir…



Hele hele paket servislerle, işaretleme yapıp kutsal alan deklarasyonu yayınlamak hiç mi hiçbir şey sergiletmez.



Algısız kavramlar kör, kör kavramlar boştur…



Koruma, kollama ve kapsayıcılık anlam algısında tek belirleyici üst irade tesciliyetidir.



Amaç ilkelerin kurumlaşmasıdır!



Bu durum da öyle soyut bir takım işaretlemeler yapıp, hamasetle lütufkârlık ederek çağrı dillendirmekle olmaz.



Her şey “Ne kadar ekmek o kadar köfte” talebinde değişim ve dönüşüme acık uçluluktur…



Ne adına, kim, ne için, paye dağıtıyor?



Terfi, kural ve kaidesi yok, rütbeye saygı…



Hak yoksa adalet de yoktur.



O zaman, var iddiamız, insan hak ve hürriyetini temellendiren hukuktur!



Yoksa ülkücüler insan değimli?



Kulaklarıma sağır sesler peydahladım…



Alisan Satilmis


Nettavir.net
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Gokcebala
Amatör Üye
Amatör Üye



Kayıt: Dec 20, 2008
İletiler: 172

İletiTarih: Sal Şub 03, 2009 3:00 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Ülküsüz bir insanın farkı yoktur çamurdan
Ülküm ile coşarım hep ardından koşarım
Hain çıkmaz demişler helal olan hamurdan
Ülküm ile coşarım hep ardından koşarım

Başbuğun buyruğudur, bu nasihat bizlere
Bedenim feda olsun, Türkçe kokan izlere
Selam olsun milletle oğullara kızlara
Ülküm ile coşarım hep ardından koşarım


Ülkücülük şereftir onurumdur şanımdır
Ezelden ta ebede yaşadığım anımdır
Bedenime can veren damarımda kanımdır
Ülküm ile coşarım hep ardından koşarım.


Kölesiyim davamın bağımlısı bu beden
Affedin ülküdaşlar kırdı isem bilmeden
Allah’ım nusret versin ömrüm sonu gelmeden
Ülküm ile coşarım hep ardından koşarım
Kızıl Elma ülküsü vazgeçilmez yaşamım.
ALİNTİ
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Cmt Şub 14, 2009 1:23 am    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder




HEM HERKESİZ HEM HİÇ KİMSE

Beynimi kusuyor inandığım kutsallar…








Peki neden?



Ben bir insanım ve her insan gibi oksijen alıp karbondioksit soluklarım.



Havadan ya da karbondioksitten midemin bulanmasıda mümkün değil…



O zaman ne diye beynimi kusuyor inandığım kutsallar…



Değer algısı pratik yaşamda karşılık bulmayınca insanın midesi bulanıp, hazımsızlıktan kıvranıp böğürüyor, başı dönüyor, gözleri buğulanıyor, sonra o boşaltım hali…



İnsan beynini kusar mı, kusuyor işte…



Algı kanallarımızda oluşan hasarlar, ilişki ve irtibat alakasını doğru kodlamalarla formatlayamadığından, muhataplık hep sorgulamaya tabi kalıyor ve virüslü hal baskınlığı parçalanmış değer kırılmalarıyla gariplikler sergiliyor…



İçimizde barınan fıtri onarım kazanımı bu kırılma ve parçalanmaları tamir etme kapasitesine sahip, olmasına rağmen, oda fonksiyonelsiz kalıyor…



Adını koyamadığımız, tanımlayamadığımız bir hal onunda şifresini kırıp, bilmediğimiz bir şifre yüklemiş durumda…



Böylece varlığımızda yer bulmuş bir şey her yanımızda uyumsuzluğun baskın dayatmasıyla içine çektiği bumerangla acı ve ızdırapla yükleminde çaresizleşmemize sebep teşkil ediyor…



Sıkıntı ve bunalımlarımızın yönlendirdiği halimiz bundan hiçbir yerli olamıyor.



Hem herkesiz, hem hiç kimse…



Hem her yerliyiz, hem hiçbir yerli…



Hem oralıyız, hem buralı…



Hem çok tanıdığız, hem çok yabancı…



Velhasıl kelam kendi bedeninde sürgün kıyamet yolcularıyız…



Mahşer içimizde…



Sırat köprüsü, bilgi, düşünce, anlam ve kararlarımız olmuş durumda…



Kavram herkes olduğundan anlam bir türlü öznenin özelliğine ait öznellikle fark idraki sahiplenmeye dönüşmüyor.



Bundan dolayıdır ki, herkes kendine hitap etmenin anlamsızlığında kendi kendiyle konuşuyor…



Tabir yerindeyse kendine çalıp, kendine oynuyor.



Bu garip ve garabet haline de ad koymuş durumda, “Delilik.”



İşte işin bam teli de burada kopuyor.



çünkü bu zaman “Deliliğe” bile sınır koymuş durumda…



Oysa eskiden “Delidir” ne yapsa yeridir halinde bir işaretle vardı.



Şimdi ise; “Delidir ne yapsa bellidir” tanımında tanımsızlık herkes hükmüdür.



Gelelim, delilik, akıl, gönül ilişki, ilgi ve alakasına:



üç türlü deli vardır.

1-Veyistir, Aşkta ve Tanrıyı tanımakta deli olmuştur.



2-Mecnundur; yani kays’tır Aşkın delisidir.



3-Sadun’dur; bilimin ve teori aşkının yani ispat tutkusunun uğraş delisi olma halidir…



İmdi bunların hangisi zihinlerimizi bilgi argümanıyla işgal edip, misyon, alan ve değer bağ ve irtibat kopukluğunda kırılma sebebi olarak, “Beynimizi kusturur inandığımız kutsalar” bulantısında?



Kuş yavrusunun kursağına kusmuğunu bırakır…



Koyun da yavrusunun ağzına sütünü bırakır…



Ve Türkmen Dervişi Yunus’ta derki; “Her küp içindekini sızdırır.”



İşte size çatlaktan sızan hal tezahürünün adı…



Bakalım zihinlerimizi cenabetleştiren bilgilerden arınıp kendimizin konumunu doğru anlam doğru yerle kordinatlayabilecekmiyiz?




Alişan Satılmış
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Cum Şub 20, 2009 3:51 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder





Ülkücünün Çilesi - Galip Erdem




Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şairin söylediği gibi: "Akl-i şuur" ları vardır, güzel severler. "Bade" içerler ve nihayet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başlari belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri " kalabalık"a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o'na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez,
ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde "zevksiz" bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte...

Bir gün fikirlerinin gerçeklestiği görülse bile, O'na hiç kimse "aferin" demez. Üstelik, "böyle olacağı zaten belli idi" buyurulur.

Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştan başa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükafat istemez, bir garip kişidir... Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkardır.

Gerçek aşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegane süsüdür.

Ülkücünün en çok dinlediği "nasihat" tır. "Yapma " derler, " hayatını heba etme" derler, "gününü gün et" derler. O kadar çok sey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

Ülkücülerin en amansız düşmanlari "eyyamperest" lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da "eyyamperest" lerdir. Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. "Kalabalık" o'na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca "kalabalık"a acımıştır.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Gokcebala
Amatör Üye
Amatör Üye



Kayıt: Dec 20, 2008
İletiler: 172

İletiTarih: Pts Şub 23, 2009 7:22 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ULU TANRI !.
GÜZEL TANRI !.
GÖK TANRI !.

Sen Türk'ü Türk yurtlarını koru !..
Düşman şerrinden sakla ! TÜRK'ü yiğitlikte daim et ! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK'ü gerçekçi yap ! TÜRK'ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK'lük sevgisini koy ! TÜRK'ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin ! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver ! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün !
ULU TANRI !.
Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver ! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun ! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK'ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın !
ULU TANRI !.
Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK herşeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et ! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin ! Tembel TÜRK'ü hemen öldür !

TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver! Zeka ve çalışma; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl! TANRI, TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı! TÜRK budunu: Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın!

ULU TANRI !.
Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok !
GÜZEL TANRI !.
Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru ! TÜRK'e kötü para hırsı verme ! Dalkavukları yok et !
AMAN TANRI !.
TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın!
Acunu ( Dünyayı ) Yaratan Yüce Tanrı !.
TÜRK'e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI, TÜRK'e sağlam, sürekli irade ver! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme! En büyük kuvvetinTÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK'e öğret!
TANRI !.
TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak !

AMİNNN
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Eylul_Cicegi
Yeni Üye
Yeni Üye



Kayıt: Mar 03, 2009
İletiler: 11

İletiTarih: Sal Mar 03, 2009 11:04 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder


Yiğit Ülkü Devleri, Alpler, Erenler, Yolbaşçılar, Başbuğlar Ruhlarınız Şad, Konağınız Yüce Tanrının Uçmağı Olsun. Yüreği Pusatlı Yiğitlere Selam Olsun!


Gönül vardır nefse tutsak, gönül vardır heveslere esir, gönül vardır boş, yalnız. Ve gönül vardır zora tutsak, en güzel, en kutsal sevdaya düşen. Allah aşkını, Allah Rızasını isteyen, yüreğine vatan denen sevgilinin saçlarına dolayan.

BU DAVA; tüm bu fitnelere, soysuzlara rağmen ayakta, dimdik durabilenlerin davasıdır! Bu dava çağlar önce esaret yerine ölüm diyen Kürşat’ın ve Bozkurt yiğitlerinin davası, Bu Dava, Orhun Abidelerini abide yapan Hakan’ların, bilge devlet adamlarının davasıdır, Bu dava Alparslan’ın Malazgirt Ovasında ettiği zafer yeminine Tekbir sesleriyle katılanların davasıdır. Bu Dava Alperenlerin, Baciyanların davasıdır. Bu Dava Hz. Fatih’in İstanbul kapılarındaki “Ya o beni alır ya ben onu alırım” diye azmettiği Müjdeye ulaşıp, Kızılelmaya varışına gönüldaş olanların davasıdır. Bu Dava Yavuz Sultan Selim’in Mübarek yürüyüşüne yoldaş olanların davasıdır. Bu dava Genç Osman’ın Bağdat kapısında yüreğindeki ateştir. Bu dava Nene Hatun’un ve ”Vatan namustur! Çiğnetmeyiz” diye yola düştüğünde peşinden gidenlerin davasıdır. Bu dava Mustafa Kemal’in Ya İstiklal Ya Ölüm düsturuyla Türk adını tarihe bir kez daha şerefle yazdıranların davasıdır. Ve bu dava Batıya özenip Türk adından utanan utanmaz, haramzadelere karşı durdular diye tabutluklara konmuş binlerce Ülkücü yiğitlerin ve Rahmetli Başbuğ’un sevdası ve bizlere emanetidir.

Sizin uğrunda canınızı verdiğiniz bu davayı yüceltmek için uğraşacağız. Bize bıraktığınız bu yüce davayı yüceltmek bizim boynumuza borçtur. Başbuğ’un izinden gitmeyi ve davayı yaşatmayı Cenab-ı Allah bize nasip eder inşallah.

Etrafımız ya çakallarla ya da kurt postuna bürünmüş insanlıktan nasibini almamış itlerle dolu olduğu bu günler de,ben de onlara inat başım dik,anlım pak bir şekilde gökler de dalgalanan nazlı al bayrağıma gözlerim dolu dolu bakarak ne mutlu bu vatan için hayırlı bir Türk olana diyorum.

KİMİLERİ BENİ ANLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKSEDE ARKAMDAN OLMADIK SENARYOLAR UYDURUP GERÇEKMİŞ GİBİ GÖSTERSEDE BEN YOLUMDN ASLA DÖNMEYECEĞİM.

Satanlara, Kaçanlara,Döneklere, Korkaklara, Kurt Postu Giymiş Çakallara, Ülkücünün Sırtından Geçinen İtlere,Adamın Adamı Olan, Samimiyeti Olmayıp Abisi Dayısı Olan Kahpe Yüreklilere ve Yılgınlıga İnat...Önkuzu,Özmen,Pehlivanoğlu,Kılıçkıranlar ve Binlerce Ülkü Devi gibi Yılmayacak ve Yıkılmayacagım Diyen Bir Ülkü Kızı Olarak Davama Kanımın Son Damlasına Kadar Hizmet Edeceğim...


http://www.eylulcicegi.org/

11.02.2009
Eylül_Çiçeği
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Vuslatim
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi



Kayıt: Nov 02, 2004
İletiler: 3121
Şehir: Turan/Almanya

İletiTarih: Sal Mar 03, 2009 11:38 pm    ileti konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Eylül Cicegi Ülküdasim,

"Tomris Katun bugün yasiyor mu" dedik nedense. Sonra aninda cevap buldu soru kendince. Evet, iste bu yürek Tomris Katun yüregidir.

Allah (c.c.) razi olsun.

Bu vesile ile üyeliginiz hayirli olsun. Türk´ün Otagina hosgeldiniz.


Gayret bizden, Tevfik Allah´tan (c.c.)



TANRI TÜRK´Ü KORUSUN VE YÜCELTSIN
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel ileti gönder
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder 2. sayfa (Toplam 4 sayfa)

Sayfa: « Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki »  


 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizisilemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB

alt1
1998-2007 Bozkurt NET
alt1
1998-2010 BOZKURT NET
--------------------------------------
Web sitemiz PHP-Nuke (© 2003) kodlarına sahiptir. PHP-Nuke GNU/GPL lisansı altında dağıtılan ücretsiz yazılımdır.
alt1